Başkomiser Mete’nin Dosyasından
Duvar saatinin sesi, odanın içini tırnaklar gibi kazıyordu.
Tik.
Tak.
Tik.
Mete kalemini masaya bıraktı, parmaklarını şakaklarında gezdirdi. Gece yarısını çoktan geçmişti; büro, içinden nefesin çekildiği boş bir göğüs kafesi gibi ağırdı. Çay bardağının dibinde soğumuş çay lekesi, tabağa yapışmış kahverengi bir halka bırakmıştı.
Masanın tam ortasında tek bir dosya duruyordu.
Henüz açılmamış.
EYLÜL SARAN – KAYIP
Dosyanın üstünde yazan tarih, altı gün öncesiydi.
“Altı gün” diye düşündü. “Bir insan altı günde iz bırakmadan ne kadar uzaklaşabilir?”
Sandalyeyi yeniden fark etmeden ayarladı; sırtını duvara, yüzünü kapıya dönük, hafif çapraz… Sanki her an fırlayıp çıkması gerekebilirmiş gibi.
Bir süredir böyle oturduğunun farkına yeni varmıştı.
Kaçmaya hazır bir adam duruşu.
Derin bir nefes alıp dosyayı açtı.
1
Eylül’ün fotoğrafı dosyanın ilk sayfasına zımbalanmıştı.
Ne tam gülüyor, ne de üzgün görünüyordu. Gözleri objektife değil, kadrajın dışına bakıyordu; sanki fotoğraf çekilmeden bir saniye önce içeride bir şey fark etmiş de, onu düşünüyormuş gibi.
Mete başını hafif yana eğdi. Bu bakışı tanıyordu.
Norveç dosyasındaki fotoğraflarda da aynı bakış vardı.
Yıllardır kapatamadığı, içinde hâlâ donmuş bir göl gibi duran o eski cinayet dosyasında.
Altındaki bilgiler:
Otuz yedi yaşında.
Resim öğretmeni.
Evli. Çocuksuz.
Kaybolma:
“Evden sabah çıktığı, okula ulaşmadığı, gün içinde telefonlara cevap vermediği…”
Klasik cümleler, soğuk yazılmış.
Hiçbir cümlede “korktuk” geçmiyordu.
Oysa kayıp, korkuyla başlardı.
Kalemi eline alıp dosyanın kenarına küçük bir not düştü:
Kayıp: Korkunun adını koyamadığı an.
Ceketini aldı, masanın yanındaki askılığa şöyle bir baktı. Askılıkta fazla ceket yoktu artık. Gençlik zamanlarındaki kalabalıktan eser kalmamıştı. Yıllar içinde insanlar ve eşyalar gidiyor, yerlerine boşluklar kalıyordu.
Mete, boşlukların aslında en kalıcı şey olduğunu uzun zaman önce öğrenmişti.
2
Apartmanın dış cephesi rutubetten kararmıştı.
Merdiven boşluğunda, yıllardır tamir edilmemiş bir lambanın titrek ışığı vardı. Işık yanıp sönerken, duvarlara vurmuş gölgeler hareket ediyor, insan boyunda yabancı şekillere giriyordu.
Mete üçüncü kata çıkarken, parmaklıkların soğuk demirine eli istemsizce değdi.
Demir, gece kadar soğuktu.
Evin kapısı mühürlü değildi; olay henüz suç sayılmamış, yalnızca kayıp ihbarı olarak işlem görüyordu. Polis gelene kadar daireye sadece meraklı komşular yanaşmıştı.
Kapının önünde duran ayakkabıları ilk o fark etti.
Düzenli, yan yana, burunları kapıya dönük.
“Dışarı çıkarken kapattı kapıyı, ayakkabılar kaldı,” diye geçirdi içinden. “Ya da… hiç çıkmadı.”
Ayakkabılar, bir insanın günlük varlığının en sıradan kanıtıydı. Ama bir gün o insan dönmeyince, en çok onlar bağırırdı: Burada biri vardı.
Gözlerini ayakkabılardan çekip içeri adım attı.
Ev, tuhaf biçimde derli topluydu. Ortada boğuşma izi, kırık cam, devrilmiş sandalye yoktu. Evin geri kalanında yaşam sürüp gitmişti; ama salonla mutfak olduğu gibi bırakılmıştı. Kanepe yerindeydi, karşısında eski televizyon, köşede boyaları kurumuş şövale…
Mutfakta, ocakta küçük bir çaydanlık duruyordu. İçinde su vardı ama dibi hafif sararmıştı; kaynamış, sonra unutulmuş.
“Kaçmayı planlayan biri çay demler mi?” diye sordu kendi kendine.
Arkasından eş girdi.
Ahmet Saran. Otuz dokuz yaşında. Bankada çalışıyordu; dosyada bu kadarı yazıyordu.
Gerçekte ise adamın yüzündeki çizgiler, dosyaya sığmayacak kadar keskin diye düşündü Mete.
“Yeri değişen veya eksik bir şey var mı?” diye sordu.
“Hayır.”
Sesindeki ton, bir şey söylememek için özellikle seçilmiş gibiydi.
Mete evin içinde yavaş yavaş yürüdü. Yatak odası düzenli, yatağın üstünde katlanmış bir pijama, komodinde kitaplar. Kitabın arasına sıkıştırılmış karton bir ayraç, tam ortalarında.
Okumayı yarıda bırakmak gibi, hayatı da yarıda bırakmak mümkün müydü?
Dönüp adama baktı.
“En son ne zaman tartıştınız?” diye sordu.
Ahmet şaşırdı.
“Tartışmadık,” dedi. “Eylül sessiz bir insandı. Öyle kavga falan etmezdik.”
Sessiz.
Mete’nin en sevmediği sıfatlardan biri daha.
“Hiç mi?”
Başını hafif yana eğdi. “Hiç mi yükseltmedi sesini? Hiç mi ‘yeter’ demedi?”
Adam sıkıldı, omuzlarını kastı.
“Vallahi, memur bey, bizim evde öyle şeyler olmaz. Her şey normaldi.”
Mete’nin elindeki kalem durdu.
Normal.
Not defterine yazdı:
Normal: İnsanı yavaş yavaş boğan, renksiz zehir.
Etrafa bir kez daha baktı.
Küçük ayrıntılar vardı.
Salonda, duvara asılmış bir tablo: Sokak lambasının altında yalnız bırakılmış bir çocuk figürü. Arka planda yüzü olmayan yetişkinler, gri leke gibi…
Şövaledeki tuvalde ise tamamlanmamış bir resim.
Ortada boş bir sahne, kırmızı perdeler aralanmış. Sahnenin ortasında tek bir sandalye. Üstü boş.
Sandalyeye uzun süre baktı Mete.
O sandalye kimin içindi?
3
Komşu ifadesi için yaşlı kadını mutfakta karşısına aldı. Ortada üzeri çiçekli bir örtüsü olan tahta bir masa, yanına çekilmiş minderli birer sandalye, masanın üzerinde iki tane ince belli bardakta tavşan kanı çay, yanında ince dilimlenmiş limonlar.
Kadının yaşlılıktan titreyen elleri çay bardağını kavramakta zorlanıyordu.
“Eylül nasıl biriydi?” diye sordu Mete.
Kadın gözlüğünü düzeltti.
“İyi kızdı,” dedi. “Sessizdi ama… şey gibi sessiz, hani… gürültü çıkarmadan acı çekenlerden.”
Mete’nin kalemi yine hareketlendi.
“Son zamanlarda bir değişiklik fark ettiniz mi?”
Kadın başını salladı.
“Akşamları balkona çıkmaya başladı. Eskiden çıkmazdı. Uzun uzun sokağa bakardı. Bazen dudakları oynardı ama ses çıkarmazdı. Biriyle konuşuyor gibi… ama yalnızdı.”
“Telefonla mı?”
“Yok,” dedi kadın. “Telefon yoktu elinde. Sanki… kafasının içindeki birine anlatıyordu.”
Mete’nin midesinde tutuk bir ağrı gezindi.
Norveç dosyasını düşündü.
Orada da kurbanın pencerede kendi kendine konuştuğu anlatılmıştı
kendisini izleyen birini ikna etmeye çalışır gibi…
Kayıp değil; korku aynıdır.
“Hiç bağırdığını duydunuz mu?” diye sordu.
Kadın sessiz kaldı, gözleri çay tabğının yanında duran limon dilimlerine kaydı.
“Geçen gece…” dedi sonunda parmaklarıyla bir limon diliminin ince sırtına dokunarak. “Gece yarısı gibi. Kısık bir ses duydum. Çok kısa. ‘Yeter artık’ dediğine yemin edebilirim. Sonra… tık yok. Sabah baktım, kapısının önünde ayakkabıları duruyordu. ‘Demek gitmemiş’ dedim kendi kendime.”
Mete’nin kalbi hızlandı.
“Polise niye haber vermediniz?”
Kadın gözlerini kaçırdı.
“İnsan… bazen yanlış duymayı tercih eder,” dedi. “Ne duyduğunu bilmezse, yük taşımaz.”
Mete’yi bir üşüme kapladı.
Not defterine yazmadı bu cümleyi.
Bazı sözlerin ağırlığı kâğıda sığmazdı.
4
Okul koridoru, akşamüstü boşluğunda daha da uzun görünüyordu.
Uçsuz bucaksız beyaz fayanslar, floresan ışıkların altında hastane soğukluğunda uzanıyordu.
Eylül’ün sınıfına girdiğinde, duvarlarda hâlâ çocuk çizimleri asılıydı.
Güneşler, gülümseyen evler, çiçekler…
Sınıfın arka tarafında küçük bir dolap, dolabın içinde Eylül’ün kişisel dosyaları ve birkaç eskiz defteri vardı. Defterlerden birini açtı.
İlk sayfada, kendi portresi vardı; kabaca çizilmiş, neredeyse karikatüre yakın.
Altına öğrencilerden biri yazmıştı: “Öğretmenim kızınca bile güzel.”
Mete’nin içinden belli belirsiz bir sıcaklık geçti.
Sonraki sayfalarda çizimler giderek kararıyordu.
Kapıları olup pencereleri olmayan evler, yüzü olmayan insanlar, gövdesi olan ama başsız figürler…
Bir sayfada, sahne resminin daha ayrıntılı hâli vardı.
Boş sandalye, kırmızı perde, tavanın altında sallanan tek bir ışık. Işığın aydınlattığı daire içinde sandalye duruyor; etrafı tamamen karanlık.
Sandalye, dosyanın içindeki Mete’nin kendi sandalyesine çok benziyordu.
Duvara yakın, kaçmaya hazır, yalnız.
Eskiz defterinin arka kapağında tarih düşülmemiş, ama kalemle bastıra bastıra yazılmış tek bir cümle vardı:
“Sahnede kalmak zorunda mıyım?”
Mete defteri kapattı, elinin tersiyle masaya bırakacakken eli titredi defter masaya düştü.
Plastik kapak masaya vurup geri sekti; ses, boş sınıfta yankı yaptı.
Koridordan bir ayak sesi duyduğunu sandı.
Kapıya döndü.
Kimse yoktu.
Kapının camında, kendi yansıması.
Yorgun bir yüz…
5
O gece büro, her zamankinden daha soğuktu.
Yine aynı duvar saati, aynı tik taklar.
Ama sanki aralarına sessiz heceler eklenmiş gibi:
Tik – git – tak – git.
Mete dosyanın başında duruyor, elinde kalemi, satırlar arasında bir boşluk arıyordu.
Boşluk, bazen söylenmeyen kelimelerde saklanırdı.
Bazen de tam tersine, fazla tekrar edilenlerde.
Dosyada “normal” kelimesi üç kez geçiyordu.
“Sessiz” dört kez.
Telefon titrediğinde, irkilip kalemi düşürdü.
Ekranda numara yoktu.
Sadece “Bilinmeyen” yazıyordu.
Mete, parmağını ekrana götürüp bir an tereddüt etti, sonra açmadan önce içinden üçe kadar saydı.
Bu, yıllar önce kendi kendine geliştirdiği saçma bir ritüeldi; sanki sayı saymak, olacakları kontrol edebilirmiş gibi.
Telefonda herhangi bir ses yoktu.
İnce bir nefes bile duymadı.
“Kimsin?” dedi, sesi beklediğinden daha sert çıktı.
Ardından gelen cümle, metal bir yüzeye kazınmış gibi soğuktu:
“Kaçmadım.”
Kadın sesi.
Sanki çok uzaktan konuşuyordu, sanki boğazına ince bir ip dolanmıştı da kelimeler güçlükle dışarı çıkıyordu.
Mete’nin boğazı kurudu.
“Eylül?” dedi istemsizce.
“Kaçmadım,” dedi ses tekrar. “Sadece artık orada değildim.”
Hat kesildi.
Mete birkaç saniye telefonu elinde tuttu; ekranında kendi yansıması vardı.
Göz bebekleri büyümüş, yüzü soluktu.
Masasındaki sabit hatta yöneldi, hemen karşı odadaki teknik ekipten iç hat numarasını çevirdi.
“Az önce gelen çağrının kayıtlarını çıkarın,” dedi. “Gelen numara, konum… ne bulursanız.”
Telefonu kapatınca, masasından kalktı. Masanın karşısına geçtiğinde sandalyesini fark etti, kapıya dönük.
Sanki sandalyenin kendisi kaçmaya hazırlanıyordu.
Pencereye yürüdü.
Dışarıda, gecenin içinden sızan turuncu sokak lambaları, caddede ilerleyen birkaç arabanın far ışığı…
Her şeyi uzaktan izleyen, katı bir karanlık vardı.
Yansımada, kendisinin bir anlığına Eylül’ün fotoğrafındakine benzer bir bakış taşıdığını gördü.
Kadrajın dışına bakan, bir şey fark etmiş ama söylemeyen bir bakış.
Telefon tekrar çaldığında teknik ekipten arıyorlardı.
“Başkomiserim… garip bir şey var,” dedi genç memur.
“Hepsine alışığız, söyle,” dedi Mete.
“Çağrı… içerden görünüyor. Yani… bizim santrale bağlı bir hattan. Ama aynı zamanda kayıt… yok. Sistem, ‘numara tanımlanamadı’ diyor.”
“Bu imkânsız değil mi?”
“Normalde öyle,” dedi memur. “Ama… şey… Geçen sene internete bağlı santrale geçtiğimizden beri, bazı çağrılar kayıt dışı kalabiliyor. Teknik arıza diyorlar, ama… ben hiç böyle görmemiştim. Tarih ve saat var, çağrı süresi var. Numara yok.”
“Konum?”
“Kendimiz,” dedi memur. “Yani… emniyet binası. Sanki buradan bir yerden aranmışsınız.”
Mete’nin içi çekildi.
“Sağ ol,” deyip telefonu kapattı.
Bakışları, odadaki tek iç hatta kaydı.
Kendi masasındaki telefon.
Sonra kapının yanındaki boş duvara, tavanın köşesindeki ufak kameraya, tavandaki kablo kanallarına…
Bir anlığına, binanın kendisinin nefes aldığını düşündü.
Duvarlar, kablolar, ışıklar, hepsi gizlice bir şey izliyor, kaydediyor, konuşuyordu.
6
Üç gün boyunca, dosyadan elini çekmedi.
Hastane kayıtlarını taradı, bankayı zorlayıp Ahmet’in hesap hareketlerini çıkarttı, Eylül’ün elektronik posta trafiğini alabilmek için savcıya iki sayfalık gerekçe yazdı.
Savcı, “Yine mi sen?” diye gülümseyerek imzaladı.
E-postalarda tehdit, şantaj, gizli ilişki izi yoktu.
Sadece, arkadaşlarına gönderilmiş dağınık mesajlar:
“Yorgunum.”
“Bir şey yazmak istiyorum ama kelime bulamıyorum.”
“Sahnede herkes rolünü oynuyor, ben repliğimi unutmuş gibi hissediyorum.”
Bir de, tarihsiz bir taslak e-posta vardı.
Gönderilmemiş.
“Sevgili M.,
Siz beni tanımıyorsunuz ama ben sizi bir yerden tanıyorum. Belki de sadece uyduruyorum. Bir insanın yüzünü hiç görmeden onu anlayabileceğine inanır mısınız? Bir gün gelip sorsanız, size her şeyi anlatırdım. Ama gelmeyeceksiniz. O yüzden ben sahneden ineceğim.”
Mete’nin parmakları klavye üzerinde durdu.
“Sevgili M.”
İsmiyle başlayan, ama kendisine hiç gönderilmemiş bir mektup.
Eylül onu nereden tanımış olabilirdi? Belki bir televizyon programı, belki bir haber, belki bir konferans fotoğrafı…
Belki de hiçbir yerden. İnsan bazen, hiç tanımadığı birine içini dökme ihtiyacı duyardı.
Ama mektubun bitişi, Mete’nin içine kırık ir cam parçası gibi battı.
“Sahneden ineceğim.”
Orman
Konum bir mesajla geldi.
Bu kez numara görünüyordu. Ama rakamlar, anlamsızdı; sanki rastgele tuşlamayla oluşmuş bir sayı dizisi.
Uludağ yoluna giden eski karayolunun yakınlarında, telefona düşen GPS işaretini takip ederken, asfaltın altından gelen uğultu gibi bir his vardı içinde.
Sanki yol, yıllardır duyduğu bütün kayıp hikâyelerini kendi bedeninden geçiriyordu.
Orman yoluna sapınca, farların aydınlattığı ağaç gövdeleri, yan yana dizilmiş sessiz tanıklara dönüştü.
Her gövde, bir dosya kalınlığında; her dal, yarım kalmış bir ifade sanki.
Aracını kulübenin yakınında durdurdu.
Motoru kapattığında, bir anda aşırı bir sessizlik çöktü.
Şehirde hiç duymadığı türden, yoğun ve derin bir sessizlik.
Kulübe, yıllar önce terk edilmiş gibi duruyordu. Ama kapı yeni boyanmıştı, kilidi yeniydi.
Mete kapının yanındaki duvarda parmaklarını gezdirdi.
Soğuğu hissetti.
Bir de, taze çizik izlerini.
Sanki biri, metal bir şeyle duvara dikey çizgiler çizmişti.
Sayış gibi.
Bir, iki, üç, dört…
Sonuncunun yanında, çapraz bir çizgi.
Kapıyı açtı.
İçeri, ağır bir rutubet kokusu doldu. Eski tahta, küf, hafif bir boya kokusu.
Odanın ortasında, tek bir sandalye vardı.
Eylül’ün sınıfında gördüğü sandalyeye çok benzeyen, sırtı ince çıtalı, boyası yer yer dökülmüş bir sandalye.
Tam karşısında, duvara asılmış bir ayna.
Aynanın yüzeyi lekeli olsa da, Mete’nin silueti seçiliyordu.
Sandalyeye oturmadı.
Bir an, oturursa kalkamayacakmış gibi hissetti.
Yerde bir defter duruyordu.
Dizlerinin üzerine çöktü, defteri eline aldı.
İlk sayfada titrek ama kararlı bir el yazısı:
“Beni kimse kaçırmadı.
Kendimi bırakıyorum.”
Sonraki sayfada:
“Evin duvarları, her gün biraz daha üzerime geldi.
Kimse duymadı. Çünkü çığlık atmadım.
Çünkü ben öğrenmiştim: Sessiz olan, başa belâ olmaz.”
Sonraki sayfa:
“Kocam kötü biri değildi.
Ama ben onun hayatında bir eşya gibiydim.
Bir bardağın kırılması ne kadar önemliyse, benim kaybolmam da o kadar önemli olacaktı.”
Mete’nin boğazı düğümlendi.
Sayfaları çevirmeye devam etti.
Ortada bir yerde, cümleler sertleşiyordu:
“Bir gün televizyonda bir yüz gördüm.
Yorgun, ama benden daha canlı.
Bir adam, öldürülen bir kadının ailesine söz veriyordu: ‘Onu yalnız bırakmayacağız.’
O günden sonra, o adamı izlemeye başladım.
Başkomiser Mete, sizin gözlerinizde hep aynı şeyi gördüm:
Sahnede kalmaya zorlanan bir oyuncunun yorgunluğunu.”
Mete’nin eli durdu.
Defteri dizlerinin üzerine bıraktı, kulübenin ahşap zemini biraz gıcırdadı.
Kendi adını başkasının ağzından okumak…
Onu tuhaf bir şekilde görünür kılıyordu.
Bir dosyanın adı değil, bir hikâyenin parçası oluvermişti.
Son sayfaya geldiğinde, elinin titremesini saklayamadı.
Son cümleler şöyleydi:
“Siz her gün kayıpların peşinden koşarken, ben sizin yavaş yavaş kayboluşunuzu izledim.
Her dosya, omuzlarınıza biraz daha ağırlık bindirdi.
Her kurban, azıcık daha gölgenizi büyüttü.
Size kızmıyorum. Siz sahnede kalmak zorundaydınız.
Ben ise, çıkmayı seçiyorum.”
Altında tarih yoktu.
İmza da yoktu.
Ama defterin arka kapağının iç yüzüne, tırnakla kazınmış gibi duran tek bir kelime vardı:
“Dışarıda kal.”
Mete, defteri elinden bırakırken, kulübenin içinde bir gölge hareket ettiğini sandı.
Bir köşeden, biri onu izliyormuş gibi bir his.
Vücudu alarma geçti; elini belindeki silaha götürdü, tetiğe hazır parmağı.
Kalbi hızlandı, kulaklarındaki uğultu, dışarıdaki sessizliği bastırdı.
“Kimsin?” diye seslendi.
Cevap gelmedi.
Sadece, tavan arasından bir tahta gıcırdaması.
Belki rüzgârdı.
Belki hayalet.
Belki hiçbir şey.
Ama hiçbir şeyin bu kadar güçlü olabileceğini daha önce bilmiyordu.
7
Raporu yazmak, tüm bu yaşananlardan daha zordu.
Bilgisayarın ekranında, soğuk ve standart cümleler onu bekliyordu.
“Şahıs, elde edilen bulgular ve günlük notları doğrultusunda, kendi iradesiyle yaşam alanını terk etmiştir. Herhangi bir zorla alıkonulma veya üçüncü şahıs müdahalesine dair kanıt bulunamamıştır.”
Cümlenin sonuna geldiğinde, elleri soğumuştu.
“Kanıt bulunmamıştır,” diye mırıldandı. “Bulamamışızdır belki de.”
Ekranı kapatmadan önce, dosyanın iç notlar bölümüne, yalnızca kendisinin görebileceği küçük bir satır ekledi:
“Norveç ritüel cinayetleri dosyasıyla benzerlik gösteriyor.
Kurbanların sergilediği ‘çekilme’ davranışı ve dilsel örüntü örtüşüyor.
Bağlantı ihtimal dahilinde.”
Dosyayı kaydetip, kapattı.
Masanın üzerindeki deftere uzanıp, kendi el yazısıyla son bir not daha yazdı:
“İnsanları ararken, kimin aslında dışarıda kalmak istediğini asla tam bilemeyiz.”
Sandalyeye oturmak için döndüğünde, onu yine kapıya dönük buldu.
Her zamanki gibi.
Ama bu kez, sandalyeyi ağır ağır çevirdi.
Duvara değil, pencereye dönük.
Sırtını boşluğa, yüzünü camdaki yansımaya yasladı.
Bir süre, kendi siluetine baktı.
Gölgelerin arasında, Eylül’ün tablosundaki sahneye benzeyen bir kare gördü:
Ortada tek bir sandalye, etrafta karanlık.
Duvar saati yine tıklıyordu.
Ama artık ses, kulağına biraz daha farklı geliyordu.
Tik.
Tak.
Tik.
Kal.
Tak.
Kal.
Bir gün gerçekten sahneden ineceğinden emindi.
Ama bugün değildi.
Bugün, dışarıda kalanlarla içeride kalanların hikâyesini yazmaya devam edecekti.
Elini camın soğuk yüzeyine koydu.
Avucunda bir anlığına birinin dokunuşu varmış gibi hissetti.
Kadim, yorgun bir dokunuş.
“Gittin mi gerçekten?” diye fısıldadı.
Cevap yoktu.
Ama zaten, bu meslekte en ağır cevaplar hep sessizlikle gelirdi.
O gece, yıllardır ilk kez evine gittiğinde, kendi ayakkabılarını kapının önünde görünce durakladı.
Ayakkabılarını çıkardı, yan yana, düzenli biçimde bıraktı.
Sonra kapıyı kilitlemeden önce, kendi kendine gülümsedi:
“Ben hâlâ buradayım,” dedi fısıltıyla. “Şimdilik.”
Ve ilk kez, sahneden inmediğini bilerek, salonun karanlığına yürüdü.
🔍 Faili Meşhur İşler evrenine göz atmak için 👉 [Mete Dosyaları]
Bu öykü psikolojik noir öykü türünde kaleme alınmıştır.
Nordic Noir edebiyat geleneği üzerine: https://tr.wikipedia.org/wiki/Nordik_noir
